slow ebeveynlik

Slow ebeveynlik! Eksik yapmayayım derken anneler kaygı yumağına dönüştü!

Slow ebeveynlik diye bir uygulama başlatılmalı! Daha sakin, daha yavaş, daha sade bir anne – babalığın mümkün olabileceğini göstermek için. Zira, henüz hamilelik serüveninden başlayıp çocuğun yetişkin olmasına kadar geçen sürede, akademik makale yazacak kadar okuyup araştıran aileler, kaygı denizinde boğulacak! Çocuğun giyeceği ayakkabıdan, tüketeceği gıdaya, oynayacağı oyuncaktan gideceği kreşe hatta dinlemesi gereken müzik türüne kadar her detayı ince eleyip sık dokuyan anne babalar, eksik ve hata yapmaktan korkuyor. Biraz büyüklerimizden rol çalıp, ebeveyn olmayı doğal akışına bırakmak belki de o en doğrusu! Anne babalığı abartılı yaşarken, neleri kaybediyoruz ya da atlıyoruz? “Biz üzerimize düşeni dört dörtlük yapalım da!” derken, onların doğal gelişim süreçlerini baltalıyor dahi olabiliriz! Ya da çocuğun aslında neye ihtiyacı olduğunu kaçırıyor! Onları hayata hazırlamak, iyi bir gelecek sunmak için var gücümüzle çabalarken yaptığımız kritik hataları, bunların nelere mal olacağını, paniklemeden sade anne baba olmanın yollarını, çocuğa kazandırdıklarını uzmanlara sorduk.

ANNELER DOKTOR, UZMAN OLUYOR

Çocuk Gelişimi Uzmanı ve Psikolojik Danışman Rehber Ayşim İncesulu‘ya göre anne babalığa hazırlanmak doğal bir süreç ama abartmadan! “Bilgiye ulaşmak hızlandıkça, çeşitlendikçe avantajlar dezavantaja dönüşüyor. Özellikle anneler o kadar çok internetin içine düşüyor ki, hepsi birer doktor, uzman oluyor! Anneler öğretmen değil anne olsunlar. Hepsi birer kaygı yumağına dönüşüyor, hep kendilerini az hissediyorlar. Yapmaları gereken şey çocuklarının annesi olup, doğal ortamda zamanı ve yaşı geldikçe yavaş yavaş gereksinimlere göre hareket etmek. Ne yedireyim, nasıl yedireyim, ne kadar yedireyim, organik mi olsun! Doktordan, internet üzerinden edindikleri bilgilerle çorba oluyor.”

BİLGİ KİRLİLİĞİ ANNE ÇOCUK İLİŞKİSİNİ ETKİLİYOR!

İncesulu, bilgi kirliğinin anne çocuk ilişkisine dahi etki ettiğini belirterek, “Yetiştirme sürecini, kendi özgün yöntemlerinize göre belirleyin” uyarısında bulunuyor. İncesulu, şöyle devam ediyor: “Bir de blogger anneler var! Bir tanesi liderliğe soyunuyor. Onun dediği, önerdiği, gittiği doktor, denediği materyaller moda oluyor. Onlar ciddi para kazanırken, aradaki bilgi kirliliği annelerin çocuğuyla olan orijinal ilişkisini olumsuz etkiliyor. Blogger anne ne demiş, komşunun çocuğu ne yemiş bunlara bakmasınlar. Başları sıkışırsa da danışmana hatta bir aile büyüğüne bile müracaat edebilirler. Önemli olan sade olmak ve çocuğu gelişimsel olarak takip etmek. Her ayın gelişimine göre yapılacaklar farklılaşır. Buna odaklanmalı. Her gün çocuğa banyo yaptırmak, günde en az 20 dakika yağmur çamur da olsa doğayla, açık havayla temas ettirmek tahmin ettiğinizden de önemli. Ön planda tutulması gereken şeyler bunlar. Onunla oynamak, hiçbir şey yapmadan sadece konuşmak, sesler çıkararak gıdıklamak, sarılmak, yerlerde yuvarlanmak en güzel anne çocuk ilişkisini yaratır.”

İSTEDİĞİMİZ YAPIDA ÇOCUK ÜRETMEK İÇİN ONU KODLUYORUZ

Tüketime yönelik kurulan tuzaklara, bize sunulan suni dünyaya da dikkat çekiyor İncesulu: “Sunum, uyarıcı çok! Onlardan geri kaldığımızı düşünüyoruz. En sıradan anaokuluna bile götürseniz, doğru bir ortam, doğru bir öğretmense bahçede oynasın yeter! Karıncaları izlesin, tahtaları kağıdın üzerine yapıştırsın! Oysa çocuklar aktiviteden aktiviteye koşuyor. Yüzme, tenis, basketbol, jimnastik! Bir yıl birine, ertesi yıl diğerine gitsin mesala. Anne baba diyor ki, çocuğumuzla oynamayalım, taşeronlara verelim onlar geliştirsin. Bu da iletişimi, gerçek birlikteliği zayıflatıyor. İstediğimiz yapıda bir çocuk üretmek üzere onu kodluyoruz. Belirli alanlarda çocuğun yeteneklerini kodlamaya çalışırken öbür tarafta alması gereken bazı davranışları pas geçiyoruz. Mesela kendi öz bakım becerileri. Tuvalete gitmesinden elini yıkamasına kadar, bedeniyle ilgili bağımsızlığını gerektirecek alt yapıyı kazanması başarının işaretidir. Biz o kadar hizmet ediyor, o kadar şey sunuyoruz ki kendini keşfedemiyor.”

ANNELERİMİZ HER ŞEYE EL ATMAZ SÜREKLİ GÖZLEMEZDİ

“Çocuğu iyi yetiştirmenin kriterleri artık çok değişti” diyen İncesulu, kafaların karışık olduğunun da altını çiziyor: “Biz kendi kendimize yiyen, oynayan çocuklardık. Kimse o kadar destek olmazdı ama gayet sağlıklı olduk. Annemiz her şeye el atmaz, her şeyi gözlemezdi. Kendimizi gerçekleştirmek üzere bir mesafemiz vardı her şeyle. Nörolojik olarak da doğru geliştik. Şimdi imkanlar çok, aşırı bilen anne babalar var. Her okuduğuna göre değişik uygulamalar yapan, kendisi de kaygılanıp yetersiz olduğu duygusuyla hareket eden bir sürü anne baba. Özellikle anneler bu bilgi bombardımanı nedeniyle çok yorgun ve panik haldeler. Çocuk depresyonu diye bir şey de çıktı. Üzülmesin, kırılmasın, psikoloji bozulmasın diye üzerine düşeni yapmayacak, sorumluluk almayacak mı? Anne baba kölesi mi olacak? Hem birbirlerine zaman ayıracaklar hem de işine gücüne bakacaklar. Dengesini ayarlamak lazım!”

AİLE ÜÇGENİ ÇATLAYINCA ÇOCUK MERKEZE OTURDU

Sosyolog Prof. Dr. Ali Akay, slow ebeveynlik temellerini 1980’li yıllara dayandırarak, süreci şöyle özetliyor: “1980’li yıllarda Avrupa’da aile ilişkilerinde abartılı bir şekilde çocuk merkezli bir eğitim biçimi yeni bir kavramı ortaya çıkarmıştı. ‘Despot çocuk’ veya ‘kral çocuk’ olarak özetlenebilecek bir yetiştirme modeli geliştirdi psikanalistler ve pedagoglar. Bu model gittikçe genişleyen bir model olarak küreselleşme sırasında dünya orta ve üst sınıflarına yayıldı. Aile üçgeni çatlamaya başladığında tek ebeveynli aileler, çocukla ilişkilerinde ‘çocuk merkezli’ bir yapılanmayı geliştirdi. Bu tip bir ilişki özgürlük olarak adlandırılırken aynı zamanda bağımlılık ilişkileri artmaya başladı. Bu durum ebeveynlerin eksik kalmış gibi durmakta olan arzularıyla oluşmakta; ama bunun  kendilerine ait bir şey olduğunun farkındalar mı değiller mi pek belli değil.”

ANNE BABALAR ARZULARINDAN MAHRUM EDİLMİŞ BİREYLERE DÖNÜŞTÜ

Ebeveynlerin çocuklara olan bağlılığındaki aşırılaşmanın yani slow ebeveynlik olgusunun, onları kendi arzularından mahrum edilmiş bireylere dönüştürdüğünü söyleyen Prof. Dr. Akay, “Bu sisteme göre analitik makine olarak adlandırabileceğimiz psikanaliz ilişkilerindeki artış, bu doğrultuda yükselmeye başladı. Ebeveynlerin danıştığı çocuk psikiyatrları ve psikanalistlerin de ebeveynlere olan yardımı sayesinde bu sistem yaygınlık kazandı. Hayal gücü ve sembolik ayrımı üzerine kurulu olan ilişkiler, gerçek olanı arka plana atmaya başladığında ‘hayali bir çocuk merkezlilik’ gelişmeye ve topluma yayılmaya başlamakta; ancak alt sınıflar için bu gidişatın bu şekilde geliştiğini söylemek zor sanıyorum. Aileler için yorucu bir hayat.

Burada çocuk arzusu kasıtlı ve dengesiz bir şekilde geliştirilmekte olduğu zaman ebeveynlerin kendi arzularını tatmin etmek üzere bir ‘modern eğitim’ ve ‘çocukla uğraşma’ modellerine girdikleri gözlenmekte. Bir yarış halinde gidilen sosyal sembolik alan, en iyi okullarda okutmak ve en iyi şekilde yetiştirmek üzere gelişen bir model olarak durmakta. Burada, sosyal makinenin baskıcılığı ortaya çıkmakta tabii. Bu tip bir toplumsal yarışma bir anlamda neo-liberal toplumsallığın araçlarından birisidir. Çocuk ve ailenin özgürleşmesi, çok modelli biçimlere açılmak yerine tek model üzerine indirgenmekte ve bu şekilde de kontrol mekanizmaları daha kolay içselleştirilmekte. Özgürleşme olarak ileri sürülen tam tersine baskı yokmuş gibi işleyerek, aslında kontrolü toplumsal üzerinden denetler” şeklinde konuşuyor.

SEMBOLİK ALANDA SIKIŞAN BİR ARZU GERİYE KALIR

Prof. Dr. Akay, slow ebeveynlik hakkında sözlerini şöyle sürdürüyor: “Bu tip aile ilişkileri içerisinde arzunun yeniden üretimi temsilileştirilir ve gerçek olandan uzaklaştırılır. Temsili olarak ifade eden ama ifade ederken de sembolik alanda sıkışıp kalan bir arzu geriye kalır ve arzu işletilmez hale sokulur. Tersine, arzu üretimi engellenip, düzen içinde eritilir. Bu anlamda, bu modelin o kadar uzantıları genişlemiştir ki, artık ne zaman başladığı bile unutulmaya başlanır ve sanki hep bu model varmış gibihareket edilir. Bu durum en çok toplumsalın denetlenmesine ve normalize edilesine yaramaktadır. Toplumun normalize edilmeye başlanmasıyla toplum hukuki olandan uzaklaştırılır. Ve hukuksuz bir toplum vahşiliği baş göstermeye başlar. Bugün her yerde bu hukuksuzluğu izlemekteyiz. Bu durum da sade olmanın çok uzağındadır.”

Pervin Metin / Nokta dergisi

Bu röportaj Nokta dergisinin 30 Mayıs 2016 tarihli sayısında yayınlanmıştır.

Yorum Yapılmamış

Düşüncelerini Paylaş

Yukarı